26 Şubat 2012 Pazar

Davutoğlu: Irak'ta yoktuk Suriye'de varız


Suriye'ye uluslararası müdahale ihtimalinin masada olduğunu açıklayan Bakan Davutoğlu, "Her şey masada. Irak'ta masada yoktuk, Suriye'de masadayız" dedi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus'taki Suriye'nin Dostları Grubu'nun ilk toplantısının ardından Suriye'ye uluslararası müdahale olasılığının masada olduğunu belirterek "Sorumluluk bizden gitti. Her şey masada. Suriye'de masadayız" dedi

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Beşar Esad'a karşı, 69 ülkenin Suriye Ulusal Konseyi'ni tanıdığı Suriye'nin Dostları Grubu'nun ilk toplantısının ardından uluslararası müdahale ihtimalinin masada olduğunu belirterek, "Sorumluluk bizden gitti. Her şey masada. Irak'ta masada yoktuk, Suriye'de masadayız" dedi.

Davutoğlu, Irak'a müdahale sürecinde Türkiye'nin masada olmadığını, 2004'e kadar Kürt gruplarla teması dahi olmadığını vurgulayarak Türkiye'nin bundan sonra çevre bölgelerle ilgili konularda masada olacağını söyledi.

İşte Davutoğlu'nun Tunus-İstanbul yolunda yaptığı açıklamalar:

MÜDAHALE: Şunu bilin her şey masada. Diplomatik çabaları artıracağız. İnsani yardım koridoru oluşturulursa onun da korunması gündeme gelebilir. Ama uluslararası toplumun sessiz kalması söz konusu olamaz. Biz Libya gibi bir iç savaş istemiyoruz. Ama önümüzde çok riskli bir dönem var.

MASADAYIZ: Türkiye'nin geçmişte uluslararası topluma yön vermekte etkisiz kaldığının örnekleri Minsk süreci, Dayton Barış Anlaşması, Saddam sonrası Irak. Eskiden aman bize bulaşmasın denirdi. Minsk sürecini düşündüğümde için yanıyor. Oysa Türkiye Madrid'de masada olmalıydı. Dayton süreci de başka yerlerde belirlendi, zorunlu müdahil olduk. Irak'ta, Ankara Süreci dışında etkili olduğumuz dönem yok. 2004-2005'e kadar Irak'taki gruplarla temas dahi yoktu. Ama bundan sonra biz masada olacağız, söz söyleyeceğiz. Tıpkı Somali'de olduğu gibi.

RUSYA VE İRAN'A: Eğer bir Suriye masası varsa doğal olarak en önde olmamız lazım. Artık küresel bölgesel ölçekte tüm masalarda varız. Tüm çabalara rağmen Rusya ve İran ile görüş ayrılığımızı gideremedik. Ama bunun sorumluluğu bizde mi? Sürecin başında İran'a gittim, ABD'den önce Rusya'ya gittim. Biz dedik ki bu süreçte kimse negatif rol oynamasın, uluslararası toplum birlikte hareket etsin. Ama böyle bir kan akarken görüş ayrılıkları var diye yürüttüğünüz inisiyatiften geri kalamazsınız. Birileri buna göz yumuyor diye bizim susmamızı kimse beklemesin.

SORUMLULUK BİZDEN GİTTİ: Biz geriye çekilip ne olursa olsun demiyoruz. BM'de kabul edilen kararı benimseyen ülkelerle aktif diplomasi yürütüyoruz. Yolun bittiği yerde yeni yol açacağız. Rusya ve İran'la görüşmeye devam edeceğiz ama bunun sorumluluğu bizden gitti. Bu kadar aktif olan ülkenin konjonktürel sıkıntıları olacak, mülteciler gibi görüş ayrılıklarına düşeceksiniz. Ama görüş ayrılığı var diye inisiyatif almaktan geri duramazsınız. Esad'ın bir B Planı da varsa uygulanmaması için her şeyi yapacağız.

Tunus dönüşü sürpriz doğumgünü

Bakan Davutoğlu'nun 26 Şubat olan doğum gününü THY ekibi 2 gün önce uçakta kutladı. Sürpriz kutlamaya Tunus'tan birlikte döndüğü Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja da katıldı. Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün başbakanlığı döneminde yaşadığı hayatının en ilginç doğumgününü şöyle anlattı: "2003'te gece gündüz Irak konusunda çalışıyorduk, bir yandan da Kıbrıs için Annan süreci vardı. Otelde odama gittim. 5 dakika sonra 'Başbakan sizi çağırıyor' diye telefon aldım. Büyük bir telaşla koştum. Gül ve ekibi pastayla beni bekliyorlardı. Kriz olmadığını görünce çok rahatladım" dedi.

Obama: Tüm araçları kullanacağız

ABD Başkanı Barack Obama, ABD ve müttefiklerinin Suriye'de masum insanların katledilmesini önlemek için baskıyı artıracağını ve "eldeki tüm araçları" kullanacağını söyledi.

"Uluslararası toplumun bir araya gelmesi ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'a değişim zamanının geldiği yönünde net mesaj göndermesinin bir zorunluluk olduğunu" belirten Obama, "Tunus'ta düzenlenen "Suriye'nin Dostları" toplantısındaki gelişmelerin cesaret verici olduğunu kaydetti.

SABAH

HABER 7

25 Şubat 2012 Cumartesi

Sadi Somuncuoğlu - Suriye Türkleri Ateşe Atılmamalı


Komşumuz Irak’tan sonra, sıra Suriye’ye gelmiş olmalı ki kanlı iç çatışma ve isyan bir yıldır bastırılamıyor. Dış destekli isyanın amacı ise, Esad rejimini yıkıp, yerine ABD yanlısı bir rejim kurmak ve Suriye’yi İran ittifakından koparıp birkaç parçaya ayırmaktır. Böylece ABD, Suriye’den yapacağı ilave ile Barzani kukla devletini büyütüp, İran’a karşı daha etkili operasyonlar yapma ve Türkiye’yi etnik federasyona dönüştürme fırsatını bulacaktır.
Rusya ve Çin gibi bölgede hayati çıkarları olan güçler ise, karşı tedbirleri almakta gecikmedi ve bölgemizde gerginlik hızla tırmanışa geçti. Kısacası iki gücün kapışması Suriye’de yoğunlaşarak devam edecektir. Eğer Suriye mevzii düşerse, kavga Türkiye dahil, bütün bölgenin yeniden şekillenmesine gelecektir.
Bu büyük güçlerin çıkar savaşında, Suriye Türkleri ne yapmalıdır? Buna bakalım.
Her şeyden önce 2003’te Irak’ta yaşananları hatırlayalım. Ülke bölündü, 1,5 milyon insan hayatından oldu. Korkunç bir vahşet, tecavüz ve felaket yaşandı.
Bu süreçte Irak Türkleri, Türkiye’nin siyasetine uyarak, zalim Saddam’dan kurtulmak düşüncesiyle ABD’ye yardımcı oldu. Suriye Türklerine göre, sayıca daha fazla, daha eğitimli ve varlıklı, daha bilinçli, Türkiye ile bağları daha güçlü ve çok eskiye dayanan dernek ve vakıf gibi STK’ları vardı. Ama işgal edilen Kerkük ve Talafer’de katliamlar yaşandı. Özellikle liderlere yapılan suikastler, sürüp giden baskın ve soygunlar devam ediyor. Can ve mal güvenliği yok edildi. Ümitsizlik içinde kaldılar.
Buna karşılık Barzani ve Talabani’nin zengin kaynakları, ABD’nin eğittiği ordusu ve kurduğu devleti var. PKK’yı besliyor, ABD eliyle Türk askerinin başına çuval geçirdi. Türkiye’ye meydan okuyor. Irak Türkleri bu devlette, demokrasi gereği kurucu unsur olması bir yana, azınlık bile olamadı. Bu acı gelişmeler karşısında Türkiye bir şey yapamadığı gibi, ABD’ye yardımcı oldu.

***

Ders alınması gerekmez mi?
Suriye Türkleri ise Halep, Humus, Şam, Lazkiye ve Cezire gibi şehirlere dağılmış, doğru dürüst bir derneğe sahip değil. Dağınık durumda yaşıyorlar. Bu masum insanları Suriye’de yaşanan büyük kanlı oyunun parçası yapmak, ateşe atmaktan başka ne anlama gelebilir?
Suriye Türkleri, çatışan iki taraftan da olamazlar. Esasen böyle bir güçleri de yok. Ancak, kendilerinden taraf olabilirler. O da; iç çatışmadan uzak durmak, bütünleşmeye çalışmak, can, mal ve iş güvenliklerini korumaktan ibaret olabilir.
Bir de Suriye PKK’sı ne yapıyor ona bakalım. Bir yıl boyunca, isyancılara katılmadılar. İstanbul’da, iktidarın himayesinde konferans düzenleyip, Esad’dan Suriye’nin kuzey-doğusunda özerk Kürdistan bölgesi, ana dilde eğitim gibi taleplerde bulundular. Şimdilerde sesleri pek çıkmıyor. Bekliyorlar.
Halbuki ABD’nin planında kendilerine, Irak’taki gibi bir devlet kurmak ve Barzani yönetimi ile bütünleştirmek var. Buna rağmen Suriye PKK’sı isyana katılmıyor, parsayı toplamak için gelişmeleri bekliyor. Ama adı bile anılmayan Türkler, çatışmada yem olarak kullanılmak isteniyor. Ne dehşet bir oyun.
Suriye PKK’sının bekleyişi başka türlü de yorumlanıyor. İran, bir zamanlar Karayılan’ı yakaladığında, İran ve Suriye’de hiç bir terör eylemi yapmama karşılığında anlaşıp serbest bıraktı deniliyor. Bunun da etkisi olabilir.

***

Suriye Türkleri için bu da ikinci bir ders değil mi?
Görünen manzara böyle, ama fitne tezgahı durmuyor, çalışıyor. Sahipsiz durumda kalan Suriye Türklerine, siyasi ümmetçi ve bölücü olarak bilinen Mazlum-Der çengel atmış. 15 Şubat 2012’de İstanbul’da yaptıkları basın toplantısında;
“Suriye Türkmen Kitlesi” adını verdikleri bir grubun başkanı olarak tanıtılan Yusuf Molla diyor ki; “Suriye direnişinin bir meyvesi olan Türkmen Kitlesi ’ben de varım’diyerek ayağa kalktı. Suriye devriminde etkin rol alacağız ve Türkmenlerin sesi olacağız.”
Mazlum-Der Şube Başkanı ise; “Türkmenler’in, öncelikle temel yaşam hakkı ihlalleri giderilmeli, etnik kökenleri sebebiyle uğradıkları tutuklama, kaçırılma, cinayet, yargısız infazlara son verilmeli, bütün hak ve hürriyetleri kullanmaları sağlanmalıdır.”
İyi de, Suriye Türklerini savunmak (!) Irak’ta yaşanan zulme sesini çıkarmayan, Barzani işbirlikçisi Mazlum-Der’e mi kalmış? Şu oyuna bakın.
Not: Suriye’nin iç yapısı için Ümit Özdağ hocanın dünkü yazısı mutlaka okunmalıdır.

HAKİMİYET-İ MİLLİYE

Terör sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir konu değil


Kürt sorunu ve PKK terörünün sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmadığını belirten Barkey, “Çözüm için anayasal reforma ihtiyaç var. Anayasa AK Parti’nin de en önemli gündemleri arasında” dedi.

ABD’deki Lehigh Üniversitesi’nden Prof. Henri Barkey, Türkiye ve bölgesel ortaklarının Kürt meselesini askeri uygulamaların ötesinde ele alması gerektiğini söyledi. Başkent Washington’da, önceki gün “Atlantik Konseyi” ve “Orta Doğu Enstitüsü” düşünce kuruluşları tarafından “Türk-Kürt Politikası” konulu bir panel düzenlendi. Panele Kuzey Irak’taki yerel Kürt Hükümeti’nin Washington Temsilcisi, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin oğlu Kubat Talabani de katıldı.

Anayasal reforma ihtiyaç var

Prof. Barkey, “İnsanların, problemi askeri yöntemler dışında çözmek için alternatif yollar aramaları açısından Türk kamuoyunda bir değişiklik sözkonusu” dedi. PKK terörü ve Kürt meselesinin artık sadece Türkiye’yi ilgilendiren bölgesel bir konu olmadığına dikkat çeken Barkey, meselenin Türkiye içinde çözümü için anayasal reformlara ihtiyaç duyulduğunu, iktidardaki AK Parti’nin en önemli gündem maddelerinden birinin de bu olduğunu söyledi. Barkey, “Kürt probleminin çözümü açısından atılacak ilk adım anayasal reformlar. Kürtler’in taleplerine bakarsanız, bunun için anayasal değişiklikler gerekiyor” yorumunda bulundu.

Parlamentoda mücadele edilmeli

Kubat Talabani ise, Türkiye’de yaşayan Kürtler’in haklarını yasal platformlarda aramaları gerektiğini belirterek, “Kürtler’in hakları için mücadele etmenin en iyi yolu parlamento içindedir” dedi.

Talabani’den Suriye yorumu

Talabani Suriye’deki gelişmelerin, hem Türk, hem de Kürt liderler için bir baskı oluşturduğunu dile getirdi. Suriye’de yaşayan Kürtler’in her zaman muhalefet kanadında yer aldığını ifade eden Kubat, “Kürtler, Esad’a muhalif tek gruptu, şu an mesele, ortaya çıkan yeni muhaliflere katılıp katılmayacakları konusudur” dedi.

STAR

Zebari: Suriye yönetimi, Arap Birliği Bağdat Toplantısı'na davet edilmeyecek


Irak Dışişleri Bakanı Hoşiyar Zebari, başkent Bağdat'ta gerçekleştirilecek Arap Birliği toplantısına Suriye yönetiminin davet edilmeyeceğini söyledi. Zebari,"Suriye toplantıya davetli değil" dedi.
Irak Dışişleri Bakanı Zebari, dün akşam Irak resmi televizyonu El Irakiye'ye yaptığı açıkamada, 29 Mart'ta Bağdat'ta gerçekleştirilecek Arap Birliği toplantısı'na Suriye'nin davetli olmadığını söyledi. Zebari,"Suriye'nin toplantıya katılması ile ilgili karar bizim değil, Arap Birliği'nin kararıdır. O yüzden Suriye toplantıya davetli değil. Onlara davet de göndermeyeceğiz." ifadesini kullandı.

Zebari, Irak'taki Arap Birliği toplantısına muhaliflerin katılması konusunu ise, "uzak bir ihtimal" olarak değerledirerek, "Çünkü, daha önceki toplantılara davet edilmemişlerdi. Ayrıca bu toplantı liderler seviyesinde olacak" şeklinde konuştu.

Bu arada Irak Başbakanı Nuri El Maliki ise daha önce yaptığı açıklamada, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in veya onu temsil edecek birinin toplantıya katılmasını arzu ettiğini ifade etmişti.

Öte yandan dün Tunus'ta gerçekleştirilen Suriye'nin Dostları Konferansı'nda katılımcı 70 ülke, Suriye Milli Konseyi'ni 'Suriye'de barıçıl değişimi isteyenlerin meşru temsilcisi 'olarak tanıma kararı aldı.

(CİHAN)

ZAMAN

Bağımsız Mardin Milletvekili Türk: Türk'ün de, Kürt'ün de ölmesine izin vermeyelim.


Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genel Başkanı ve Bağımsız Mardin milletvekili Ahmet Türk, ''Gelin hep birlikte kazanalım, Türk'ün de, Kürt'ün de ölmesine izin vermeyelim. Bu imkansız değil, bunu başarabiliriz'' dedi.

Türk, BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve DTK Genel Başkan Yardımcısı ve Bağımsız Van Milletvekili Aysel Tuğluk ile Parkormanda düzenlediği basın toplantısında, Ortadoğu'daki halkların daha çok demokrasi, değişim ve dönüşüm için diktatörlere karşı verdiği mücadelenin hem dünya hem de Türkiye tarafından desteklendiğini söyledi.

Kürtlerin Ortadoğu'nun en kadim ve demokrasinin ne olduğunu bilen bir halk olduğunu kaydeden Türk, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Bu halkın Ortadoğu'nun 4 ayrı parçasında özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermeleri aslında 'Ortadoğu'da Kürtler olmadan demokrasinin oluşamayacağının' işaretidir. Kürt'ün kaybetmesi, Türk'ün kaybetmesi anlamına gelir. Gelin birlikte kazanalım. Türk'ün de Kürt'ün de ölmesine izin vermeyelim. Bu imkansız değil, bunu başarabiliriz. Bunun için gücümüz var. Her şeyden önce kader ortaklığımız var. Eğer Kürt halkının kimliğini, kültürünü, taleplerini göz ardı eder, bu meşru talepleri görmezden gelirsek birçok şeyi kaybedebiliriz. Kürt halkının hakkını, hukukunu tanımak kimseye kaybettirmez, aksine Türkiye demokrasisini güçlendirir.''

DTK ve bazı sivil toplum kuruluşları ile 28 Şubat'ta Uludere'ye gideceklerini, olayın unutulmaması için mesaj vereceklerini anlatan Türk, 28 Şubat gecesi olayı protesto etmek ve unutulmamasını sağlamak için saat 20.00 ile 20.30 arasında ışıkları yakıp söndüreceklerini aktardı

Bir gazetecinin, kuzey Irak'taki Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani'nin, ''PKK silahı bıraksın, öyle gelsin'' şeklindeki ifadelerine ilişkin soruya Türk, Barzani'nin, düzenlenecek ulusal konferansa herkesin katılacağını ifade ettiğini söyledi.

Türk, daha sonra beraberindeki milletvekilleri ile Koşuyolu Parkındaki kayıp yakınlarının oturma eylemine katıldı.

ZAMAN

Türk: Gönül ister ki çatışmalara zemin çıkarmayacak bir ortak akıl çıkaralım


Demokrasi ve Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Ahmet Türk, amaçlarının silahların ve çatışmanın olmadığı bir dünya olduğunu söyledi.Türk, "Sorunun çözümü ortak akılla bir çalışma başlatmak. Bizim meselemiz bu. Gönül ister ki çatışmalara zemin çıkarmayacak bir ortak akıl çıkaralım." dedi.

Ahmet Türk, Kürtler özgürleşmeden Ortadoğuya demokrasi gelmeyeceğinisavundu. Türk, "Başbakan Ortadoğu’daki gelişmeler destekliyor. Ama kendi ülkesinde olup bitenleri görmüyor. Başbakanın bu politikaları bizi kaygılandırıyor. Bu topraklarda Türk’ün kaybetmesi Kürdün kaybetmesi anlamına geliyor. Gelin birlikte kazanalım ve ölümlerin önüne geçelim. Bunu başarabiliriz. Her şeyden önce kader ortaklığımız var. Talepleri göz ardı edersek birçok şeyi kaybedebiliriz. Yarın çok kötü olabilir. Kürt halkının hukukunu tanımak kimseye kaybettirmez. Eriterek yok sayarak sonuç alınmaz." dedi.

Irak’ta yapılan Kürt Ulusal Konferansı'na değinen Türk, "Kürtlerin ortak bir proje etrafında siyaset yapması için görüş alışverişinde bulunduk. Barzani konferansta yaptığı konuşmada Kürt birliğinin öneminin siyaset üstü duruma getirilmesinin öneminden söz etti. Barzani konferansa herkesin katılacağını ifade etti. 4 parçada hazırlıklar şimdiden başladı. Silahlar bırakılmazsa konferansa çağırmayacağız diye bir söz kullanmadı. Sayın Barzani ulusal konferansta herkesin temsil edileceğini söylemiştir. Eğer bir sorunun çözümü konusunda beklentiler varsa bütün Kürtlerin ortaklaşması gerektiğine belirten açıklama yapmıştır. Bu nedenle PKK konferansa katılacak. Kürtlerin kimseden saklayacağı bir şey yok. Değişim dönüşüm yapılırken Kürtler kendi geleceğini güvenceye almak istiyor. Kürtlerin bu taleplerini herkesin Kürtlerden öğrenmesini istiyoruz. ABD ve Türkiye konferansa gözlemci göndermeli. Her parçada Kürtlerin beklenti ve ihtiyaçları nelerdir diye açık bir konferans yapacağız. Konferansa ne kadar gözlemci katılırsa sorunun çözümü konusunda önemli gelişmeler yaşanır." diye konuştu.

Cihan Haber Ajansı

MYNET

'Kürt konferasına ABD ve Türkiye de gelsin'


Ahmet Türk, Haziran ayında Kuzey Irak'ta yapılması planlanan konferansa ABD ve Türkiye'nin gözlemci olarak katılmaları için davet edileceğini açıkladı

Mardin bağımsız Milletvekili Ahmet Türk, Haziran ayında Kuzey Irak'ta yapılması planlanan "Kürt Ulusal Konferansı"na ABD ve Türkiye'nin gözlemci olarak katılmaları için davet edileceğini açıkladı.
Mardin bağımsız Milletvekili Ahmet Türk, Van bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk ve BDP Grup Başkanvekili Ayla Akat ile birlikte basın toplantısı düzenledi. HAbertürk'ün aktardığına göre, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelere değinen Türk, "Kürtler özgürleşmeden Ortadoğu'ya demokrasi gelmez. Başbakan Erdoğan, Ortadoğu'daki gelişmeleri destekliyor, ama kendi ülkesindeki olup bitenleri görmüyor. Başbakanın bu politikaları bizi kaygılandırıyor. Bu topraklarda Türk'ün kaybetmesi Kürdün kaybetmesi anlamına geliyor. Gelin birlikte kazanalım ve ölümlerin önüne geçelim. Bunu başarabiliriz. Her şeyden önce kader ortaklığımız var. Kürtlerin taleplerini gözardı edersek birçok şeyi kaybedebiliriz. Yarın çok kötü olabilir. Kürt halkının hukukunu tanımak kimseye kaybettirmez. Eriterek yok sayarak sonuç alınmaz" dedi.
"IŞIKLAR YANIP SÖNSÜN ULUDERE AYDINLANSIN"
Uludere olayının kapatılmaya çalışıldığını iddia eden Türk, "Buna asla izin vermeyeceğiz. 28 Şubat günü sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte Uludere'ye gidip olayının unutulmaması için açıklama yapacağız. 28 Şubat günü saat 20.00 ile 20.30 arasında olayın aydınlatılması için Türkiye genelinde halkımızın ışıklarını yandırıp söndürmesini istiyoruz. Işıklar yanıp sönsün, Uludere aydınlatılsın" diye konuştu.
"PKK KATILMAZSA EKSİK BİR KONFERANS OLUR"
Kuzey Irak'ta yapılması planlanan ?Kürt Ulusal Konferansı' ile ilgili bölgesel Kürt yönetimi lideri Mesut Barzani'nin "PKK silahları bırakmazsa konferansa davet etmeyeceğiz" açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını kaydeden Türk, "Irak'ta Kürtlerin ortak bir proje etrafında siyaset yapması için görüş alışverişinde bulunduk. Sayın Barzani konferansa herkesin katılacağını ifade etti. 4 parçada hazırlıklar şimdiden başladı. Bir sorun varsa çözümü konusunda beklentiler varsa bütün Kürtlerin ortaklaşması gerektiğine dair açıklama yapmıştır. Bu nedenle PKK konferansa katılacak. PKK katılmazsa eksik bir konferans olur" dedi.
"ABD VE TÜRKİYE OLMALI"
Yapılacak konferansa ABD ve Türkiye'yi davet edeceklerini kaydeden Türk, "Kürtlerin kimseden saklayacağı bir şey yok. Değişim dönüşüm yapılırken Kürtler kendi geleceğini güvenceye almak istiyor. Kürtlerin bu taleplerini tüm dünya tarafından bilinmesini istiyoruz. Bu nedenle ABD ve Türkiye konferansa gözlemci göndermeli. Biz kendilerini davet edeceğiz. Her parçada Kürtlerin beklenti ve ihtiyaçları nelerdir diye açık bir konferans yapacağız. ABD ve AP Kürt sorunu konusunda bugüne kadar Kürtleri ezen kişilerden bilgi alıyordu. Ama gelip bilgiyi muhataplarından alsınlar. Konferansa ne kadar gözlemci katılırsa sorunun çözümü konusunda o kadar önemli gelişmeler yaşanır" ifadelerini kullandı.
"ÇATIŞMALAR OLSA BİLE KONFERANS YAPILACAK"
Amaçlarının silahların olmadığı bir dünya yaratmak olduğunu kaydeden Türk, "Gönül ister ki konferans yapılırken çatışmalara zemin çıkarmayacak bir ortak yapılsın. Ama çatışmalar olsa bile konferansı ertelemeyeceğiz" dedi.
Açıklamanın ardından Türk, Tuğluk ve Ata İHD Şubesi tarafından "Kayıplar bulunsun failler yargılansın" eylemine katılarak destek verdi.

DTK 28 Şubat'ta ışık söndürme eylemi yapacak


DTK Eş Başkanı Ahmet Türk, sivil toplum örgütleri ile birlikte 28 Şubat günü Roboski’yi ziyaret edeceklerini belirterek, katliamı protesto etmek için aynı gün akşam ışık yakıp söndürme eylemi yapacaklarını söyledi. Türk artan baskılara da dikkat çekerek "Sonuç alacağını sananlar yanılmaktadır, gaflet içindedir" dedi.

Diyarbakır Park Orman Dicle Cafe'de yapılan kahvaltılı basın toplantısına DTK Eş Başkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk, DTK Koordinasyon Kurulu Üyesi ve Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, Ehmedê Xanî Kürtçe Dil ve Edebiyat Akademisi Başkanı Hayrettin Altun, KURDÎ-DER Genel Başkanı Burhan Zorooğlu ve DTK üyeleri katıldı. Toplantıda konuşan Türk, Türkiye ve dünyada önemli bir sürecin yaşandığını belirterek, bu sürece ilişkin DTK'nin düşüncelerini ve çalışmalarını paylaşacaklarını söyledi.

KÜRTLER BİR BÜTÜN OLARAK SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

Ortadoğu'da halkların değişim ve dönüşüm için diktatörlere karşı mücadele verdiğini ve bu mücadelenin hem dünya hem de Türkiye Cumhuriyeti tarafından desteklendiğini hatırlatan Türk, kendilerinin de halkların özgürlük mücadelesinin yanında oluğunu belirtti. Halkına zulmedenlerin elbette eleştirileceğine vurgu yapan Türk, Kürtlerin hak ve hukuku, adalet ve eşitlik talebinin ise acımasızca bastırıldığını dile getirdi. Onur mücadelesini veren binlerce Kürt aydını ve siyasetçisinin kimliğini, kültürünü savunduğu için, bir halk olmaktan kaynaklı hak ve hukukunu savunduğu için zindanlara konularak çürütülmeye çalışıldığını söyleyen Türk, "Kürtler bir bütün olarak sindirilmeye çalışılmaktadır. Şu gerçeği hepimiz biliyoruz ki Kürtler Ortadoğu'nun en kadim halkıdır. Yıllardan beri vermiş olduğu mücadele ile demokrasinin ne olduğunu bilen bir halktır. Ve bu halkın Ortadoğu'nun 4 ayrı parçasında özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermeleri, aslında Ortadoğu'nun Kürtler olmadan demokrasinin oluşmayacağının da işaretidir, mesajıdır" diyerek, bu gerçeği herkesin çok iyi bilmesi gerektiğine işaret etti.

BU POLİTİKALARDA HAYIR YOKTUR

Kürtler özgürleşmeden Ortadoğu'nun özgürleşmeyeceğini, Ortadoğu'ya demokrasinin asla ve asla gelemeyeceğini belirten Türk, Ortadoğu'daki halkların mücadelesini "militanca" destekleyen Başbakan'ın, kendi ülkesindeki Kürtlerin mücadelesini diktatörlerin uygulamasına benzer bir anlayışla sindirmeye çalıştığını söyledi. Türk, "Kürtleri sindirmeye ve yok etmeye çalıştıklarını görüyor ve biliyoruz. Sayın Başbakan'a bir daha seslenmek istiyoruz. Yürüttüğünüz politikalar, bizleri kaygılandırıyor. Bu politikalarda hayır yoktur diyoruz. Kürdün kaybetmesi Türkün kaybetmesi anlamına gelir. Gelin birlikte kazanalım. Türkün de Kürdün de ölmesine izin vermeyelim diyoruz. Bu imkansız değildir. Bunu başarabiliriz, başarmak için gücümüz var. Adet ortaklığımız var her şeyden önce" dedi.

Kürt halkının kimliğinin, kültürünün ve meşru taleplerinin gözardı edilmesi durumunda, birçok şeyin kaybedileceğini ifade eden Türk, kaygılarını "Yarın çok geç olabilir diyoruz" sözleriyle dile getirdi. Kürt halkının hakkını, hukukunu tanımanın kimseye kaybettirmeyeceğini, aksine Türkiye Cumhuriyeti'nin demokrasisini güçlendireceğinin altını çizen Türk, eriterek, yok sayarak sonuç alınmayacağının bilinmesi gerektiğini belirtti. Türk, "Sonuç alacağını sananlar yanılmaktadır, gaflet içindedir" ifadesinde bulundu.

ROBOSKİ İÇİN IŞIK SÖNDÜRME EYLEMİ

34 yurttaşın yaşamını yitirdiği Roboski Katliamı'na değinen Türk, katliamın üzerinin örtülmeye çalışıldığını söyledi. Kürt halkının buna asla izin vermeyeceğini dile getiren Türk, "Bizler asla ve asla buna izin vermeyeceğiz. Eylemlerimizi, tepkilerimizi her aşamada farklı bir şekilde ortaya koyacağız" diyerek, 28 Şubat günü DTK ve sivil toplum örgütleri ile Roboski'yi ziyaret edeceklerini açıkladı. Roboski'de, katliamın unutulmaması mesajlarını vereceklerini belirten Türk, katliamı protesto etmek için 28 Şubat akşamı saat 20.00 ile 20.30 arasında ışıkları yakıp söndürme eylemi yapacaklarını duyurdu. Türk Roboski Katliamı'nın unutturulmaması için Kürt halkına yapılacak ışık söndürüp yakma eylemine katılmaları çağrısında bulundu. Türk, "Işıklar yanıp sönsün Roboski Katliamı aydınlansın diyoruz. Tüm halkımızı bu eylemimize güçlü bir şekilde destek vermelerini bekliyoruz. Barıştan, demokrasiden, özgürlüklerden yana herkesi bu eylemimize destek vermeye çağırıyoruz. Şeffaf bir Türkiye hepimizin özlemidir" dedi.

MART’TA ULUSAL DİL KONFERANSI YAPILACAK

2, 3 ve 4 Mart tarihinde Ulusal Dil Konferansı'nın gerçekleştirileceğini duyuran Türk, "Türkiye'den, Avrupa'dan ve tüm Kürdistan'dan çok büyük bir katılımla dil konferansımızı gerçekleştireceğiz. Şunu biliyoruz ki dil kimliktir, dil siyasettir, dil özgürlüktür, dil yaşamdır. Bu nedenle dil konferansımızı Kürtlerin geleceği için çok önemli bir rol oynayacağını biliyoruz" diye konuştu.

BARZANİ “SİLAH BIRAKMAZSA PKK’Yİ ÇAĞIRMAYACAĞIZ” DEMEDİ

Konuşmasının ardından basının sorularını yanıtlayan Türk, Federal Kürdistan Bölge Başkanı Mesud Barzani ile yaptıkları görüşmelerde Kürt Ulusal Konferansı'na PKK'nin çağırılıp çağırılmayacağına yönelik soruya, "Mahabat Kürt Cumhuriyeti'nin ve Qazî Muhammedi anmaya yönelik bir toplantıydı ama diğer tarafta bütün siyasi şahsiyetlerin partilerin bulunduğu bir konferans gerçekleşti. Bu konferansta ortak akıl, gelecek ile ilgili Kürtlerin ortak bir proje ile siyaset yapması, Ortadoğu'da değişim ve dönüşüm gerçekleşirken Kürtler de bu konuda çok duyarlı. Bugün Kürtlerin yaşadığı 4 parçada kendilerine plan ve projeler yaptığını biliyoruz. Bütün Kürtler artık ortak bir akıl ille ulusal birliği sağlayarak bu süreci karşılamaya yönelik çok ciddi bir refleks gösterdiklerini biliyoruz. Yine sayın Barzani hem konferanstaki yaptığı konuşmada hem de bizi davet ederken yaptığı konuşmada Kürt birliğinin önemi, demokratik siyaseti güçlü hale getirilmesi konusunda yapacağımız çabaların çok önemli olduğunu ifade etti. Sayın Barzani'nin konferansta asla 'silahlar bırakılmadığı taktirde PKK'yi çağırmayacağız' gibi bir söylemi olmamıştır. Bu basının üretmek istediği ve görmek istediği bir şey. Kürtlerin kafasını bulandırmaya yönelik bir açıklamadır. Sayın Barzani tam tersine bir ulusal konferansta herkes temsil edilecektir bu ulusal konferansta ortak akıl ortaya çıkarılacaktır. Kimseyi dışlayarak da bu süreci götüremeyeceğiz. Eğer bir sorun varsa, bir Kürt sorunu varsa bu sorunun çözümü konusunda beklentiler varsa, bütün Kürtlerin ortaklaşmasının zorunlu olduğunu ifade eden bir konuşma yaptı" dedi.

Türk'ün ardından yapılacak Dil Konferansı için bilgilendirme yapan KURDÎ-DER Genel Başkanı Burhan Zorooğlu, DTK, KURDÎ-DER, Kürt Enstitüsü, TZP ve Kürt Yazarlar Derneği olarak Mart ayının 2, 3 ve 4'ünde Kürt Ulusal Dil Konferansı gerçekleştireceklerini belirtti.

Konferansın amacının dil siyaseti ve dilin örgütlenmesini sağlamak olduğunu söyleyen Zorooğlu, 3 gün sürecek konferansın sonucunda bir programın hazırlanacağını söyledi. Zorooğlu, 4 parçadan Kürtlerin katılım sağlayacağı konferansa 150 akademisyen ve dil bilimcinin katılacağını belirtti.

Konferansın programı şöyle:

2 Mart

Ulusal birlikte dilin önemi

Kürdistan'da dilin örgütlenmesi

Dilin birliği ve gelişiminde basının önemi

Kültür ve tarihin gelişiminde dilin önemi

3 Mart

Kürt alfabesinde mevcut sorunlar

Dilin savunulması ve geliştirilmesi gereken politikalar

Kürt dilinin savunulmasında birlik ve beraberliğin önemi

Dünyada eğitim modelleri ve Kürt dilinin durumu

4 Mart

İlkokul'dan üniversiteye kadar nasıl bir sistem, dil gelişiminde kurum ve akademilerin önemi

ANF NEWS AGENCY

Armağan Kuloğlu - Büyük Kürdistan Beklentisi


Önce Irak, halen Suriye ve İran derken Büyük Kürdistan ile ilgili hamleler ve beklentiler her fırsatta dile getirilmektedir. PKK terörü ise sürekli gündemde kalmaktadır. Terörün sona erdirilmesi maksadıyla yönetim tarafından, bilinen nedenlerle son zamanlarda biraz duraksama görülmüşse de, terör örgütü ve İmralı’daki lideriyle müzakereler düzenlendiği kamuoyuna da yansımıştır.
PKK terörü bölücü bir özellik taşımaktadır. Amacı demokratik haklar adı altında bölünmeye yol açacak olan gelişmeler için bölücü siyasete zemin hazırlamaktır. Böyle bir zemin yaratılmasına sebep olmamak için, terörün sonlandırılmasına yönelik örgütle ve liderleriyle yapılan siyasi müzakerelerin fayda değil, zarar getireceği, bu girişimlerin tavizlere yol açacağı dikkate alınmalıdır. Bunun da güvenliğimizi olumsuz yönde etkileyeceği ve bölünmeye yol açacağı bilinmelidir. Bu nedenle terörün siyasi zemin yaratmasına imkân vermeden askeri alanda tam bir yenilgiye uğratılması önem arz etmektedir.
Diğer taraftan Irak, bu çerçevede Irak’ın kuzeyindeki yönetim, Suriye ve İran ile olan ilişkilerde, bölünmeye sebep olabilecek yaklaşımlardan uzak durulmalı, olaylara bu açıdan da bakılmalıdır. Ayrıca bu konuyla yakından alakalı küresel güç odakları ve bölgesel güçlerle temaslarda da, bu güçlerin ileriye dönük politikaları göz önünde tutulmalıdır.

***

Geçenlerde bu konuyla ilgili güncel bir gelişme dikkatlerden kaçmamıştır. Bu gelişme, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü nedeniyle Erbil’de düzenlenen konferanstır. Konferansa, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel Kürt yönetimi başkanı Mesut Barzani, BDP ve DTK başkanları ve bir kısım BDP milletvekilleri katılmıştır. Barzani konferansta yaptığı konuşmada, Kürdistan’ın her parçasının kendine özgün özellikleri olduğunu ve hepsinin kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğunu ve bunun da zamanının geldiğini ifade etmiştir. Mahabad Cumhuriyeti’ni anmak için Kürdistan’ın dört parçasından davetlilerin katılımıyla konferans düzenlenebiliyorsa, Kürt Ulusal Konferansının da bu yıl düzenlenebileceğini açıklamıştır.
Toplantıda konuşan BDP Genel Başkanı ise, Kürt halkının tarih boyunca zulüm gördüğünü, Güney Kürdistan halkının Kuzey Kürdistan için, Kuzey Kürdistan halkının da Güney Kürdistan için acı çektiğini, dört parça Kürdistan halkının birbirinin acısını derinden paylaştığını, katliamların sona ermesi için Kürtlerin birliğinin olmazsa olmaz olduğunu söylemiştir. Ayrıca, Kürtlerin sömürüldüğünü ve sebebinin de aralarında ittifak olmamasından kaynaklandığını, Kürdistanlı siyasi bir hareket olarak Kürt halkının birliği ve beraberliği için her türlü fedakârlığa hazır olduklarını, ulusal birlik olarak kendi kararlarını vererek yola devam etmeleri gerektiğini beyan etmiştir.

***

Bütün bu gelişmeler, bölgede Büyük Kürdistan’ın oluşturulmasına yönelik beklentilerin gerçekleşmesi için ortaya konan teşebbüslerdir. Barzani’nin, bu hareketin liderliğine oynadığı son derece açıktır. Barzani, dört parçadan biri olarak ABD’nin Irak’ı işgalinden sağladığı özerklik avantajını bu yönde kullanmak istemektedir. Gerek Barzani, gerekse Türkiye’den katılanlar, PKK terör hareketinin siyasi alana kayarak, birlik için müşterek siyasi çalışmalar yapmasını öngörmektedir.
Esas itibariyle Kürtlerin tarih boyunca kendi inisiyatifleriyle bir devlet kuramadıkları, devlet kurma faaliyetlerini, daima içinde yaşadıkları ülkelerin yabancılar tarafından işgalinde, kendi devletlerine ihanet edip işgalcilerle işbirliği yaparak ve onların desteği ile yürüttükleri ve bunların da ya başarısız, ya da kalıcı olamadığı bilinmektedir. Mahabad Cumhuriyeti de, kâğıt üzerinde kurulup, devamlılığı sağlanamayan ve başarılı olamayan tek teşebbüstür. Büyük Kürdistan hayalinin gerçekleştirilmesine yönelik çalışmalar için, başarısız da olsa bir örnek ve bahane olarak kullanılmaktadır.

***

Niyet bellidir ve bu niyet son derece açık olarak ortaya konmaktadır. Bu niyetin içindeki Türkiye ayağının da amacı son derece belirgindir. Tehlike görmezlikten gelinmemeli, bu kapsamda bölücü terör ve bölücü siyasetin amaçlarına hizmet edecek her türlü davranıştan uzak durulmalı, demokrasi adı altında ülkenin geleceğine ilişkin alınacak kararlarda daha itinalı davranılmalıdır. Devlet, iç siyasi kaygıları dışarıda tutarak, devlet olma bilinci ile hareket etmelidir.

HAKİMİYET-İ MİLLİYE

İstanbul'da Arabuluculuk Konferansı


Dışişleri Bakanı Ahmet Davtoğlu, Türkiye'nin her zaman meselelerin diplomatik yoldan çözülmesinden yana olduğunu ifade ederek, "Bizim için Ortadoğu'da yaşanan süreç çok önemli, çünkü biz bu depremlerin ortasında yer alıyoruz" dedi.

The Marmara Oteli'nde düzenlenen "Arabuluculuk Konferansı"nda konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dünyadaki arabuluculuk faaliyetleri ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Dünyanın küresel alanda birçok sorunla karşı karşıya olduğunu belirten Davutoğlu, "Soğuk savaş sonrası 20 yıl büyük zorluklar getirdi. Dünyada üç büyük deprem yaşandı. Bunlardan ilki Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle yaşanan jeopolitik depremdi. Bu durum yepyeni bir uluslararası arenanın oluşmasına neden oldu. Burada muhtelif etnik, dini ve benzer ihtilaflar yaşandı. İkinci deprem 11 Eylül saldırılarıyla meydana gelen güvenlik depremi idi. O günden itibaren güvenlik konsepti değişti. Güvenlik artık devlet güvenliği olarak görülmekten çıktı, bireylerin güvenliği devreye girdi. Son deprem ise geçtiğimiz yıl başladı diyebiliriz. İlk şoklar önceden geldi, ancak zirvesi bu sene yaşandı. Küresel ekonomik kriz ve geçtiğimiz yıl Avrupa'da yaşanan ekonomik kriz. Ve son olarak Ortadoğu'daki siyasi deprem" dedi.

Türkiye'nin her zaman sorunların diplomatik yollardan çözülmesinden yana olduğunu ifade eden Davutoğlu, "Dün Tunus'ta 'Suriye Dostları Toplantısı' yapıldı. 30 yıldır bütün bu konularda bizim Türkiye olarak pozisyonumuz diplomasinin etkin şekilde kullanılması yönünde olmuştur. Bizim için bu süreç önemli, çünkü biz bu depremlerin tam ortasında yer alıyoruz. Bütün depremler bu bölgede oluyor. Bölgede yaşanan her olay dolaylı olarak Türkiye ile ilgili. Bosna'da bir kriz yaşandığında mağdur olanlar Türkiye'ye

sığındı. Karabağ'da kriz yaşandığında etkilerini hepimiz yaşadık. Bugün Suriye'den kaçanlar yüzlerini insani güven ortamı gördükleri için Türkiye'ye çeviriyorlar" diye konuştu.

Bakan Davutoğlu, Türkiye olarak "arabuluculuk" inisiyatifine büyük önem verdiklerini ve bu nedenle Finlandiya ile birlikte bu çalışmayı başlattıklarının altını çizerek, dünyada yaşanan krizlere olumlu katkıda bulunabilmek için uluslararası bir platform oluşturma amacında olduklarını kaydetti. Arabuluculuk faaliyetlerinin psikolojik, entelektüel, etik ve yöntemsel olarak dört boyutta incelendiğini anlatan Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Arabuluculuğun psikolojik boyutu en önemlisi bizim için. Bütün müzakerelerde üç faktör olur; psikolojik engel, teknik görüş farklılıkları ve siyasi irade. Herhangi bir krizin psikolojik boyutu olayın yüzde 50'sinden fazladır. Teknik detaylar yüzde 20 geri kalan ise siyasi iradedir. Psikolojik koşul dediğim de şudur. Bir arabulucunun empati kurması gerekir. Kendisini başkasının yerine koyması gerekir. Bunun yapamadığınız takdirde karşınızdakinin psikolojik mantığını anlayamazsınız."

Bakan Davutoğlu, konuşmasında kendi arabuluculuk faaliyetlerinden örnekler de vererek, "Irak'ta 2005'de Sünni direniş grupları seçimlere katılmayı reddediyordu. O zaman başbakanın başdanışmanı olarak 3 ay boyunca son derece gizli bir diplomasi yürüttük ve bütün direniş grupları liderlerini Türkiye'ye getirerek seçimlere birer siyasi parti olarak katılmaları yönünde ikna etmeye çalıştık. Bütün bu gruplar birbirlerine karşı da savaşıyorlardı. Ben kendileriyle eski Bağdat'ı konuştum ve dedim ki 'Önünüzde iki alternatif var. Ya Bağdat'ı medeniyet merkezi olarak yeniden kuracaksınız ya da Bağdat'ın yıkımına Moğollar gibi taraf olacaksınız.' İçlerinden 70 yaşlarında bir aşiret reisi, 'Bakın oğullarım. Bu kardeşimizi dinlemek zorundayız. Çünkü kendisi bir Bağdatlı gibi konuşuyor' dedi ve 1 saat sonra anlaşma yapıldı. Biz arabuluculuk yapıyor ve konu ıraksa bir Bağdatlı gibi konuşmalıyız. Konu Suriye ise Şamlı gibi konuşmalıyız" ifadelerini kullandı.

Davutoğlu, arabuluculuk faaliyetlerinin bir değerli önemli unsurunun çözüme inanmak olduğuna dikkat çekerek, "Eğer bir arabulucu krizi çözmek istiyorsa çözüme inanmalı. Eğer arabulucu konunun çözümlenebileceğine kendini ikna edemezse başkalarını da ikna edemez. Bununla paralel olarak bu inancın gerçekçi bir analiz tarafından desteklenmesi gerekiyor" şeklinde konuşu.

HABER FX

Suriye Bağdat'a davet edilmeyecek


Irak Dışileri bakanı Zebari, Suriye'nin Arap Birliği toplantısına davet edilmeyeceğini açıkladı
Irak Dışişleri Bakanı Hoşiyar Zebari, başkent Bağdat'ta gerçekleştirilecek Arap Birliği toplantısına Suriye yönetiminin davet edilmeyeceğini söyledi. Zebari,"Suriye toplantıya davetli değil" dedi.
Irak Dışişleri Bakanı Zebari, dün akşam Irak resmi televizyonu El Irakiye'ye yaptığı açıkamada, 29 Mart'ta Bağdat'ta gerçekleştirilecek Arap Birliği toplantısı'na Suriye'nin davetli olmadığını söyledi. Zebari,"Suriye'nin toplantıya katılması ile ilgili karar bizim değil, Arap Birliği'nin kararıdır. O yüzden Suriye toplantıya davetli değil. Onlara davet de göndermeyeceğiz." ifadesini kullandı.
Zebari, Irak'taki Arap Birliği toplantısına muhaliflerin katılması konusunu ise, "uzak bir ihtimal" olarak değerledirerek, "Çünkü, daha önceki toplantılara davet edilmemişlerdi. Ayrıca bu toplantı liderler seviyesinde olacak" şeklinde konuştu.
Bu arada Irak Başbakanı Nuri El Maliki ise daha önce yaptığı açıklamada, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in veya onu temsil edecek birinin toplantıya katılmasını arzu ettiğini ifade etmişti.
Öte yandan dün Tunus'ta gerçekleştirilen Suriye'nin Dostları Konferansı'nda katılımcı 70 ülke, Suriye Milli Konseyi'ni 'Suriye'de barıçıl değişimi isteyenlerin meşru temsilcisi 'olarak tanıma kararı aldı.

Irak'ta El Kaide Operasyonu


Musul'da El Kaide üyesi 17 kişi yakalandı...

Irak'ın kuzeyinde yer alan Musul şehrinde düzenlenen operasyonda El Kaide üyesi 17 kişinin yakalandığı bildirildi.
Irak yetkilileri, ''İçişleri Bakanlığı ve ülkeni kuzeyindeki bölgesel yönetime bağlı güvenlik güçlerinin Musul'un doğusunda düzenledikleri ortak operasyonda, El Kaide üyesi 17 kişinin yakalandığını, bunların bazılarının çok
tehlikeli terörist olduğunu'' duyurdu.
Yetkililer, El Zencili ve Hey El Şifa bölgelerinde yakalanan El Kaide üyelerinin sorgulanmak üzere bir güvenlik merkezine gönderildiğini kaydetti.
Irak istihbarat servislerinin verdiği bilgiye göre, ülkedeki El Kaide üyelerinin sayısı 2006'da 33 bin civarındayken, son dönemde bu sayı 3 bine kadar düştü. El Kaide'nin 2006'da haftada 420 saldırı düzenlerken, son dönemdeki bunların haftada 20-30'a düştüğü de gelen haberler arasında...

TRT

Debbağh: Irak’a Sadece İhracat Değil, Yatırım Da Yapın


Irak’ın Gaziantep Başkonsolosu Sabah S. Debbağh, Gaziantepli işadamlarının Irak’a sadece ihracat değil, yatırım da yapmalarını temenni ettiklerini söyledi.

Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜMSİAD) Gaziantep Şubesi Başkanı Cuma Çekici ve yönetim kurulu üyeleri Irak’ın Gaziantep Başkonsolosu Sabah S. Debbağh’ı ziyaret etti. Başkonsolos Debbağh ziyaret sırasında Gaziantepli işadamlarını büyük küçük demeden Irak’la ticaret yapmaya davet etti. Irak’ın savaştan yeni çıkmış bir ülke olduğunu hatırlatan Debbağh, ülkesinin bu süreçte her türlü ticari işbirliğine ihtiyacı olduğunu kaydetti. Irak Konsolosluğu olarak Gaziantepli iş adamlarını her zaman desteklemeye hazır olduklarını vurgulayan Debbağh, “Konsolosluğumuz burada henüz çok yeni, ancak Irak ve Türkiye ilişkileri çok eskiye dayanıyor. Burada konsolosluk açılmasının birinci amacı iki ülke arasında ticari işlemleri kolaylaştırmak ve ticarete hız kazandırmaktır.” diye konuştu.

Gaziantep’in Irak için ticari açıdan çok önemli bir kent olduğunu belirten Debbağh şöyle konuştu: “Gaziantep’in yapmış olduğu ihracatta Irak önemli bir yer tutuyor. Gaziantepli işadamlarının Irak’a sadece ihracat değil, yatırım da yapmalarını temenni ediyoruz. Irak Ticaret Bakanlığı’ndan bize ihale yazıları geliyor, biz de bunları Gaziantep ilgili işadamlarına iletiyoruz ve yardımcı olmaya çalışıyoruz.”

Dernek hakkında Başkonsolos Debbağh’a bilgi veren TÜMSİAD Başkanı Cuma Çekici ise TÜMSİAD’ın 12 bin 500 üyesi olduğunu belirterek, Türkiye’de 52, yurt dışında 9 şubeleri bulunduğunu söyledi. Cuma Çekici, TÜMSİAD’ın ekonomik rotasının başta Ortadoğu olduğunu vurguladı. CİHAN

HABER 50

24 Şubat 2012 Cuma

Kurtuluş Tayiz - Barzani’nin çıkışı ve devrimci halk savaşının sonu


Kürt lider Mesud Barzani’nin BDP heyetiyle Erbil’de biraraya geldiği konferansta PKK’nın iyi niyet gösterip silahlı mücadeleyi durdurmasını ve sorunun çözümü için siyaset ve diyalog yolunu tercih ettiğini göstermesi gerektiğini söylemesi, Türkiyeli Kürt siyasetçiler arasında sessiz bir onayla karşılandı. Barzani’yi dinleyen Kürt siyasetçilerin yüksek sesle itiraz edebilmeleri zaten pek mümkün değildi; onlar da çağın artık silahlı mücadele gibi demokratik olmayan mücadele biçimlerine kapılarını kapattığını biliyorlar. Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve dünyanın durumu ortada; silah Kürt davasına sadece ve sadece zarar veriyor.

Bu gerçeği kabule yanaşmayan doğrusu bir tek PKK kaldı. Geçen temmuzda başlattıkları kanlı “devrimci halk savaşı”, başta kendileri olmak üzere Kürt halkına ve bütün Türkiye’ye büyük acılar yaşattı. Üstelik, demokratik siyaset şansları varken bunu yaptılar; devletle oturdukları müzakere masasını devirip silaha sarıldılar. Sonuç: yüzlerce can toprağa düştü, binlerce Kürt siyasetçi zindanlara atıldı, Öcalan İmralı’da tecrit altında, PKK siyasi prestijini yitirdi, psikolojik üstünlüğünü kaybetti, gururu kırıldı, başlattığı devrimci halk savaşının üç ayda sonu geldi...

PKK, siyasallaşarak elde edebileceği büyük bir zafer şansını “devrimci halk savaşına” sarılarak kaybetti. Örgüt, kendisini destekleyen Kürtlere de aynı “yenilgi” duygusunu yaşattı. Haziran seçimlerinden başarıyla çıkan Kürt siyasi hareketi, bugün, dağılmış durumda. Kürt sorununun çözümünde ne kendi tabanları ne de Batı kamuoyu Kürt siyasetçilere güveniyor. BDP Meclis’teki siyasal ağırlığını gittikçe yitiriyor.

Bu durumda olmalarının nedeni siyaseti bırakıp “devrimci halk savaşı”na soyunmaları. “Devrimci halk savaşı”nın görünürdeki amacı PKK’ya özerklik, Öcalan’a özgürlük sağlanmasıydı. Ancak bunun tek oluru silahtan değil, yine demokratik siyasetten geçiyordu. Bu, su kadar berrak bir gerçekti. Kürt hareketi bunun farkında değil miydi?

Haziran seçimlerinden hemen sonra örgütün ve Kürt siyasi hareketi içindeki bir kliğin “savaş”, “savaş” illa da “savaş” diye neden tutturduklarını bir türlü anlayamadık. Haklı olarak hükümetin kendilerini “oyaladığından” şikâyet ettiler. Ama bu savaşın gerekçesi olabilir mi? Kürdistan kaçıyor muydu? 1999-2005 arasında örgüt tek bir kurşun sıkmadan Kuzey Irak’taki kamplarda rahatça faaliyet gösterdi. Beş-altı yılda PKK zayıflamadı, yok olmadı, aksine bu süreçten güçlenerek çıktı. Güneydoğu’daki belediyelerin yönetimi o dönemde Kürt siyasetine geçti. Üstelik devlet o yıllarda örgütle masaya da oturmadı. Yani 1999- 2005 arasında bu kadar sabır gösteren örgüt, neden “Kürtlerin tarihteki en büyük anlaşmasının imzalandığı” günlerde acele edip, “devrimci halk savaşı” başlattı?

Bu çıkışları ile özerk bölge mi elde ettiler, yoksa Öcalan’a özgürlük mü kazandılar? Silah, Kürt hareketine neyi kazandırdı bu arada, kimsenin göremediği, anlayamadığı? O halde “devrimci halk savaşı”nın gerçek amacının ne özerklik ne de Öcalan’a özgürlük olduğu ortaya çıkıyor. Sanırım “devrimci halk savaşı”nı başlatmanın gizlenen yegâne amacı AKP’yi zayıflatmaktı. PKK’nın birinci önceliği AKP hükümetini zayıflatma, düşürme hesabı oldu. Bu durumu Kürt davasının çıkarlarıyla izah edebileceklerini ise hiç sanmıyorum. Başbakan’ın özel temsilcisini göndererek görüştüğü PKK, Türk tarafına “Size açık çek, imzamızı atıyoruz, üstünü istediğiniz gibi doldurun” deseydi bile “zafer” için yeterdi. O masada sağlanacak en kötü uzlaşma, Kürt tarafının zaferi olarak tarihe geçecekti. Ben Öcalan’ın uzlaşmaya yakın olduğunu ancak PKK’nın bunu dinamitlediğini düşünüyorum.

Ankara ile İmralı, Kürt meselesinde tarihî bir anlaşmaya yaklaştığı aşamada, devlet içindeki bir grup ile PKK, süreci birlikte sabote etti.

Silahları konuşturmayı başardılar, çok kan akıttılar ama siyasi iktidarı zayıflatamadılar. PKK giriştiği bu “devrimci halk savaşı”ndan yenilerek çıktı. Barzani’nin sözleri, bu gerçeği tescil ediyor. Eğer örgüt, bu süreçten başarıyla çıksaydı, Barzani “Silahları bırakmazsanız sizinle aynı çatı altında biraraya gelmeyiz” diyemezdi.

Özet olarak “silah” yenilmiştir; Kürt siyasetçilerine düşen hissettikleri, hatta bildikleri bu hakikati örgüte de göstermek olmalı. Örgütle yeniden müzakere edilecekse -ki buna halen ihtiyaç var- şimdi tam zamanı. Nitekim Abdullah Öcalan’ın da Hikmet Fidan ile görüşme talebinde bulunduğu ve çözüm için yeni bir proje hazırladığı iddia ediliyor. Belki yaza kalmaz, silahları terk etme konusunda İmralı’da bir anlaşmaya varılır. Neden olmasın?

Taraf

HABER 10

Nasuhi GÜNGÖR - Türkiye neye hazır olmalı


Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan manzaranın, giderek ‘güz’ havasına dönüştüğü kanaati her geçen gün yaygınlaşıyor. Daha özelde Suriye konusunun Türkiye’yi ne kadar zorladığı da bir başka gerçek.
Bölgedeki manzaraya şöyle bir göz atalım. Bahreyn Kralı, ülkesinin bir konfederasyon çerçevesinde Suudi Arabistan’a katılmasını onayladı. Bu konuyla ilgili bir referandum yapılması da gerekiyor. Bahreyn halkının böyle bir yakınlaşmaya nasıl bir tepki vereceği de merak konusu. Diğer yandan Bahreyn’de son birkaç yıl içinde yaşanan olayları düşününce, bu tür bir yakınlaşmanın, İran başta olmak üzere önemli aktörleri ne kadar rahatsız edeceği de ortada.

Bir diğer önemli gelişme, İran’la AB üyesi önemli ülkeler arasında yaşanan petrol restleşmesi. İran’ın daha erken davranıp ambargo kartını kendi lehine değerlendirme çabası, kısmen karşılık bulmuş görünüyor. Ancak İran’ı hedef tahtasına oturtan uluslararası sistemin, bu hamleyi sonuçsuz bırakmak için AB üzerindeki baskısı da artarak devam ediyor.

İran sorununun, her geçen gün daha sıcak bir hal alacağı, Türkiye açısından da, her zamankinden daha zorlu seçeneklerin önüne geleceği bir döneme giriyoruz.

Ankara neye hazır?

Türkiye’nin zorluklarına gelince. Önce Irak örneğine bakalım. Yıllar yılı özellikle Irak konusunda ‘toprak bütünlüğü’ tezini savunan Ankara’nın bu saatten sonra aynı tezle yola devam etmesi mümkün değil.

Irak’ta son günlerde peş peşe meydana gelen patlamalar, bu ülkenin yakın geleceğinde istikrar ihtimallerini hayli zayıflatıyor.

Türkiye, toprak bütünlüğü tezine sıkışıp kalsa da, başından itibaren doğru bir tezi de ısrarla savundu. ‘Irak’taki siyasi sisteme tüm aktörler katılmalı. Eğer bunlardan birisi dışarıda kalırsa, istikrar sağlanamaz.’ Mevcut tabloda özellikle Şii Arapların iktidar denkleminde ilk kez yer bulmalarının getirdiği iştah ve hırs, Sünni Arapları sistem dışında bırakmak gibi saatli bir bombayı Irak’ın kucağına koymuş durumda.

Tarık Haşimi’den sonra Salih El Mutlak’la da yollarını ayıran siyasi aklın, bu işi nereye kadar sürdüreceği hayli kuşkulu. Daha da önemlisi, Irak Şiilerinin Nuri El Maliki’den daha etkin isimleri, izlenen politikayı, özellikle de Türkiye’yle gerginlik olmasını doğru bulmadıklarını ifade ediyor. Türkmeneli Televizyonu’nda önceki Irak Başbakanı ve Şiilerin önemli ismi İbrahim Caferi bu yönde çok açık bir eleştiri dile getirdi.

Her durumda, Irak haritasına bütün olarak bakmanın giderek zorlaştığı bir döneme giriyoruz. Ankara’nın bu yöndeki dönüşümlere zihnen daha hazırlıklı olması gerekiyor.

Ve Suriye

Dünkü yazıda Suriye’nin bölünmesi ihtimali üzerinde durmuş, hatta Beşer Esad yönetiminin bu yöndeki gerginliği adeta bilinçli olarak tırmandırdığını ifade etmiştim. Pek çok tepki aldım, ancak bu tepkiler Şam yönetiminin her geçen gün vahşileşen tavrını açıklamaya, operasyonları ülkenin dört bir yanına yaymasını kavramamıza yetmiyor.

Gayet açık ki, Suriye’nin bölünmesi gibi bir durum, tıpkı Irak’ta olduğu gibi Türkiye’nin önüne beklenmedik sorunlar ya da sorumluluklar yükleyecektir. Daha açık ifade edersek, bu süreci yönetemezseniz sorun, yönetebilirseniz sorumluluk almış olacaksınız.

Bu tür analizlerin öfkeli tepkilere yol açtığının farkındayım. Sadece önümüze bir anda gelebilecek beklenmedik durumlar karşısında hazırlıklı olmamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum, hepsi bu.

STAR

El Kaide Irak'taki Saldırıları Üstlendi


Irak'ta dün düzenlenen 67 kişinin ölümüne neden olan saldırıların sorumluluğunu El Kaide örgütünün Irak kolu üstlendi.

Irak İslam Devleti örgütü, internette yayımladığı mesajda, "Bağdat'ta ve diğer kentlerde cezaevlerinde Sünni kadın ve erkeklerin karşı karşıya olduğu işkence ve yok etme kampanyalarının intikamı için" güvenlik güçleri ve hükümet yetkililerini hedef aldıklarını bildirdi.

Mesajda, "bu operasyonların, senkronize olduğu, hedeflerinin, güvenlik karargahları, askeri devriyeler, üst düzey güvenlik, adli ve idari yetkililer dahil olmak üzere tam olarak incelendiği ve seçildiği" belirtildi.

Irak'ta Şiilerin liderliğindeki hükümetin, bu yıl en az 68 mahkumu idam etmesi, insan hakları örgütlerini alarma geçirmişti.

Yine Başbakan Nuri El Maliki, geçen sonbaharda çoğu Sünni olduğu sanılan, yüzlerce eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin yandaşının göz altına alınması emri vermişti.

Irak'ın değişik yerlerinde dün düzenlenen bombalı saldırılarda 67 kişi ölmüş, 417 kişi yaralanmıştı.

HABERLER

ABD'li askerlerin korkulu rüyası kitap oldu


Irak’taki Amerikan güçleri tarafından Juba olarak bilinen efsanevi Bağdat keskin nişancısı ile ilgili bir roman yazıldı.

Amerikan güçlerinin Irak’ı 2003’te işgal etmesinin ardından uzun yıllar korkulu rüyaları haline gelen Bağdat keskin nişancısı yada Juba bir kitap oldu.

Genç yazar Hasan Duman tarafından yazılan kitapta, Türkmenler’in Irak’taki varlığına da yer verilmiş.

Bağdat Keskin Nişancısı ve Amerikalılarca Juba olarak bilinen efsane nişancı bir zamanlar başkentte Amerikalıların korkulu rüyasi haline gelmişti. Juba, aslında Güney Amerikaki yerlilerin bir ateş çevresinde oynadıkları dans anlamına gelir.

İşgal döneminde, onlarca Amerikan askerini öldüren nişancıya Amerikalılar bu ismi verdiler. Türk genç yazar Hasan Duman Jubayı bir romanda anlatıyor. Türkmeneli televizyonuna konuşan Duman, Juba’nın anlamının ne olduğunu anlattı.

Duman kitabında Juba’nın neden böyle bir işini içine girdiğini, keskin nişancılık Kabiliyetini nasıl kazandığını, internetten biri yada iki DVD görüntülerini izleyerek mi bu maharete kavuştuğunu ve bu psikolojik savaşı neden başlattığını yazdı.

Kitabın tam olarak bir hayal ürünü olduğunu anlatan Duman, yüzde yüz bir biyografi olmadığını belirtti.

KİM BU JUBA?

Juba, gerçek adı, uyruğu ve özel hayatı bilinmeyen, Irak işgali sırasında bugüne 31 Ekim 2006'ya değin 645 ABD askerini öldüren keskin nişancı.

İnternette ve uluslararası haber ajanslarında, Dragunov'la öldürdüğü ABD askerlerini tek tek görüntüleyip yayımlamasıyla üne kavuştu. Irak İslam Ordusu adına çalışıyor ve keskin nişancılık eğitimi veriyor. Bağdat Avcısı lakabıyla da tanınıyor.Juba'nın daha önce direnişin simgesi konumundaki Zarkavi’nin bile yerini aldığı belirtiliyor. İlk video kasım 2005'de yayımlandı.

Yayınlanan videolarda Iraklı keskin nişancı timinin ABD'li binbaşı John Plaster'in hazırladığı, En iyi keskin nişancı isimli bir DVD’yi izleyerek eğitim aldığı görüntülendi.

TIME TÜRK

Irak'a Suriye bombası


Irak, adeta 2003'teki Amerikan işgali sonrası günlerine döndü. Ülkenin birçok şehrinde bomba yüklü araçlar ve yola yerleştirilen bombalarla düzenlenen saldırılarda en az 67 kişi hayatını kaybetti. Sadece Bağdat'ta 32 kişinin öldüğü ve yaklaşık 100 kişinin yaralandığı belirtildi. Kerkük şehrinde ise park halindeki bomba yüklü 2 araçla düzenlenen saldırıda ise 2 kişi ölürken, 12 kişi de yaralandı. Bomba yüklü araçlarla düzenlenen saldırılarda, Tikrit şehrinde de 5 kişi öldü, 11 kişi yaralandı. Biji şehrinde ise 1 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi yaralandı. Salahaddin'e bağlı Duceyl bölgesinde düzenlenen saldırıda ise çok sayıda kişi yaralandı. Türkmenlerin yoğun yaşadığı Tuzhurmatu'da da bomba yüklü araçla saldırı düzenlendi. Bağdat'ın kuzey doğusundaki Diyale ilinin merkezi Bakuba şehrinde de park halinde bomba yüklü 2 araçla saldırı düzenlendiği, çok sayıda ölü ve yaralı olduğu bildirildi. Babil ilinde bomba yüklü 2 araçla düzenlenen saldırıda ise ilk belirlemelere göre 3 kişi öldü, onlarca kişi yaralandı.
Irak Milli Meclisi Başkanı Usame El Nuceyfi saldırıların, "Arap Zirvesi'nin Bağdat'ta yapılmasını engellemeyi" hedeflediğini öne sürdü. Nuceyfi, Mart ayının sonunda Bağdat'ta yapılması planlanan Arap Zirvesi ve Irak'taki siyasi krize çözüm bulmayı amaçlayan Genel Ulusal Konferansı engellemeyi hedeflediğini belirtti. Irak zirvesinde Suriye konusunun ayrıntılı görüşülmesi planlanıyor.

Sarkozy: Gazeteci ölümleri suikast

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Suriye'de gazetecilerin öldürülmesini "suikast" olarak niteledi. "Ben görüntüleri seyrettim. Gazetecilerin orada olduklarını bilerek bombaladılar" diyen Sarkozy, suikastın üzeri kapatılamaz" dedi.

YENİ ŞAFAK

Bilgay Duman - Irak’ta 23 Şubat Terörü


Adı terör ve şiddet eylemleriyle özdeşleşen Irak, 23 Şubat 2012 Perşembe günü ülke genelinde yaşanan şiddet eylemleri ve terör saldırıları ile sarsıldı. Uzun süreden sonra bu kapsamda yaşanan şiddet eylemleri bütün Iraklıları yeniden tedirgin etmiş görünüyor. Pesimist bir bakışla ifade etmesi ne kadar zor olsa da ülkedeki siyasi krizin en üst düzeyde olduğu noktada yaşanan bu kötü günün, optimist bir düşünceyle, belki de Iraklı yöneticileri daha sorumlu davranmaya yöneltmesi beklenmelidir. Zira Irak’ta yaşanan şiddetin bir tarafı, yoğunluk bölgesi ya da etnik ve dini bir ayrımının olmadığı, ülkedeki şiddet eylemlerinin yaşandığı bölgelere bakılarak söylenebilir.

23 Şubat 2012 Perşembe günü sabahın ilk saatlerinden itibaren Irak’ın 19 bölgesinde 22 saldırı gerçekleştirilmiştir. Irak’ın kuzeyinden güneyine hemen her bölgede gerçekleştirilen bu saldırılar daha çok Bağdat, Kerkük, Selahattin, Diyala, Babil, Anbar ve Musul’da yoğunlaşmıştır. Irak genelinde yapılan saldırılarda resmi rakamlara göre 67 kişi hayatını kaybederken, 417 kişi yaralanmıştır. Ancak bu rakamın gerçeği yansıtmadığını, ölü ve yaralı sayısının daha fazla olabileceğini ifade etmek mümkündür. Bazı Iraklı yetkili kaynaklara göre bu saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısının 250’ye yakın olduğu belirtilmektedir. Bu durum olağan olmakla birlikte halkın tansiyonun düşmesi ve kaygıların artmasının önüne geçilmesi için hükümetlerin başvurduğu yöntemlerden biridir. Zira saldırılara genel olarak bakıldığında hedefin hükümet güçleri olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Bağdat, Kerkük ve Selahattin’de yapılan saldırılarda güvenlik güçleri hedef alınmış, Babil’de vilayet meclisi yakınında saldırı düzenlenmiştir. Bağdat’ta yapılan saldırılar Ebu Dişir, Mansur, Kerrada, Kazımiye, Hüseyniye, Beyya, Sebii El Bur, Seydiye ve Taci bölgelerinde gerçekleşmiştir. Bu bölgelerin çoğunluğunda Şii nüfus ağırlığı yaşamakla birlikte genel olarak bakıldığında Şii ve Sünni nüfusun bir arada bulunduğu bölgelerde de saldırılar düzenlenmiştir. Aynı şekilde Selahattin’de yaşanan saldırılarda da etnik ve mezhebi olarak farklı kesimlerin bir arada yaşadığı Tuzhurmatu, Şiilerin çoğunluk olarak yaşadığı Balad, Sünnilerin çoğunluk olarak yaşadığı Beyci bölgeleri hedef alınmıştır. Tuzhurmatu’da Süleymanbeg Nahiye Müdürlüğü ile Celal Talabani’nin Başkanı olduğu KYB’ye saldırılar düzenlenmiştir. Aynı şekilde Kerkük’te yapılan saldırılarda da Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahalleler olan Tisin ve Bağdat Yolu bölgeleri hedef alınmıştır. Musul’da ise azınlık grupların bir arada yaşadığı Başhika’da saldırı düzenlenmiştir. Bu nedenle son saldırıların belirgin bir yönü olmadığı düşünülmektedir.

Ancak saldırılarda daha çok güvenlik güçlerinin hedef olarak seçilmesinin olayı mezhepsel, dini ve etnik boyutun ötesine taşıdığı düşünülmektedir. Bu açıdan ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi sonrasında ülkedeki güvenliği sağlayıp sağlayamayacağı tartışılan Irak hükümetinin zaaflarının ortaya çıkarılmaya çalışıldığı düşünülmektedir. Buradan hareketle yaşanan şiddet eylemlerinin siyasi kriz içerisinde olan Başbakan Nuri El-Maliki önderliğindeki Irak hükümetini daha zor duruma düşürmesi olasıdır.

Irak Başbakan Yardımcısı Salih El-Mutlak ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El-Haşimi üzerinden devam devam eden iç siyasi krizin yanı sıra, bu saldırıların aynı gün içerisinde yapılmasının, Irak dış politikasıyla da ilgili olabileceği değerlendirilmektedir. Irak’ın dış politikasına ilişkin son bir aylık gündem takip edildiğinde birkaç ana başlık ön plana çıkmaktadır. İlk olarak 2011 yılında yapılması planlanan, ancak Irak’taki istikrarsızlık nedeniyle ertelenen ve Mart 2012’de yapılması öngörülen Arap Birliği Zirvesi’nin hazırlık çalışmalarının olduğu dönemde yaşanan bu şiddet eylemleri, Irak’ın fazlasıyla önem verdiği bu zirvenin gerçekleşmesini engelleyebilir. Bu durum iç politik meşruiyetini tam anlamıyla sağlayamamış Irak hükümetinin, Arap dünyası içerisindeki kabulü açısından da önemlidir. Bununla birlikte bu şiddet eylemlerinin, Arap Birliği Zirvesinden hemen önce Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinin ardından bozulan Irak-Suudi Arabistan ilişkilerinin düzeltilmesi açısından önemli bir gelişmenin yaşandığı haftada düzenlenmesi de düşündürücüdür. Suudi Arabistan, 1990’dan sonra Irak’a ilk kez büyükelçi atamış ve Irak da bu kararı memnuniyetle karşılamıştır. Bu açıdan Irak ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin gelişmesinden endişe duyan tarafların bu şiddet eylemlerini gerçekleştirmiş olabileceği düşünülmektedir.

Diğer taraftan son dönemde El-Kaide’nin Irak’tan çıkarak, Suriye’ye yöneldiği yönünde Batı basınında pek çok habere rastlanmaktadır. Bununla birlikte 22 Şubat 2012 tarihinde Irak Başbakanı Nuri El-Maliki, El-Kaide’nin halen Bağdat’ın güneyinde aktif olduğu açıklamasının ardından ülke genelinde yapılan bu saldırılarla terör örgütü El-Kaide’nin Irak’taki varlığını ispatlamaya çalışmış olabileceği söylenebilir. Zira saldırıların yapılış biçimine bakıldığında El-Kaide’nin kullandığı yöntemlerle paralellik gösterdiği görülmektedir. Nitekim, Irak İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada da bu saldırıların terör örgütü El-Kaide tarafından yapıldığına yönelik güçlü işaretler olduğu belirtilmiştir. Bu açıdan terör örgütü El-Kaide’nin hem Irak hükümetine bir mesaj gönderdiği hem de Irak hükümetini sınavdan geçirdiği değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, yaşanan bu saldırın Irak’ın iç ve dış politikası açısından önemli derecedeki olumsuzlukları da beraberinde getirebileceğini söylemek mümkündür. Ancak Irak’ta istikrarı sağlamak için elzem olanın iç politikadaki krizlerin giderilmesi olduğu düşünülmektedir. Saldırıların hemen ardından Irakiye tarafından yapılan açıklamalarda olduğu bu durumdan sadece Irak hükümetinin sorumlu tutulmasının yanlış olacağı değerlendirilmektedir. Irak’taki terörün sadece Irak hükümetinin meselesi olmaktan çıktığı ve ülke sorununa dönüştüğünün anlaşılmasının yerinde olacağı söylenebilir. Bu saldırıların etnik ve mezhepsel çatışmayı yeniden ortaya çıkarmasından korkulsa da Iraklı siyasetçilerin bu durumu ülkesel bir problem olarak ele alıp siyasi çıkarların ötesine taşıması sorunun ortadan kaldırılmasında önemli bir katkı yapacağı değerlendirilmektedir. Daha önce Irak’ta yaşanan tecrübelerden faydalanılarak bunu ifade etmek zor olsa da Irak’ta 23 Şubat 2012’de gerçekleştirilen bu saldırılar, Irak’ın istikrarı için tüm siyasi grupların ortak ülke çıkarları için bir araya gelmesi için iyi bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

23 Şubat 2012 Perşembe

Basra Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi İşbirliğinde Yeni Adım


Basra Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi'nin işbirliğinde yürütülen bir çalışma ile iki Üniversitenin işbirliğinde yeni bir adım atıldı.

Basra Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Zehra Hameed Khalil Bahrani, Basra Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi arasında imzalanan İşbirliği Protokolü çerçevesinde bir ay süreyle İstanbul Üniversitesinde araştırma yapacak. 21 Şubat 2012 tarihinde İstanbul'a giden Basralı araştırmacı 1 ay süreyle İstanbul Üniversitesi'nin konuğu olacak, Türk tarihçilerle mülakatlar yapacak ve Osmanlı arşivlerinde araştırma yapması sözkonusu olacak.

Türkiye'nin Basra Başkonsolosu Faruk Kaymakcı, Araştırma Görevlisi Zehra Hameed Khalil Bahrani'nin İstanbul Üniversitesinde yürüteceği akademik çalışmanın, her şeyden önce İstanbul ve Basra Üniversiteleri arasındaki işbirliği için önemli bir ilk işbirliği adımı olduğunu, yakın zamanda İstanbul Üniversitesinden bir heyetin Basra ve İstanbul Üniversiteleri arasında işbirliği alanlarını görüşmek üzere Basra'ya gelmeyi öngördüğünü ve iki büyük Üniversite arasındaki işbirliğinin artarak devam edeceğini belirtti.

Basra Üniversitesi, Irak'ın en eski ve köklü üniversitelerinden birisi. 14 fakültesi ve yaklaşık 30 bin öğrencisi bulunuyor. 2010 yılı Nisan ayında İstanbul Üniversitesi ile Basra Üniversitesi arasında imzalanan işbirliği protokolü öğrenci değişiminden birçok konuda ortak etkinlikler yapılmasını öngörüyor.